Emine

 

“Akşam üşürsün.”

Anneliğini unutmuyor Emine. Çelikhan’da yine bir yaz, bir kargaşa başlıyor. “Bari toplamaya işçi getirsek… Adıyaman’dan bir milyara geleceklermiş çingeneler bu sene. Gâvurluk yapma Hanifi! Bir kez olsun beni de düşün” Hanifi yalnız ayyaşlığı almıştı Alevilikten. Bu çalışkan insanların arasında ağustos böceğinin görevini layıkıyla yerine getirirdi. Fakat sabahı ve akşamı ayırmazdı, daima içer, daima türkü söylerdi. Bir gün olsun bu koca göbekli adamın düz yürüdüğü, kahvehanede bir sandalyeye çarpmadığı, arklarda düşmediği görülmemiştir.

Uzak, Sünni bir köyden ezan sesi geliyor. İç içe girmiş vadilerden, neresi bilinmiyor. Römorkta oğlu Ali’yi kucağına almış, bir eliyle korkuluğu bir eliyle su termosunu tutmuş Emine. Ömrünün bütün sabahlarını lanet okumakla geçirmişti. Şimdi sönmüş kavruk teni, taranmamış saçları, düşen göğsüyle bu kadın kederi kabullenmiş, yaşadığına ve yaşayacaklarına razı olmuş. Bir kız, demişti, ne baba ne koca evinde nasıl hayır görmez? Evlendiğinde takılan altınları kocası Sürgü’de bir yosmaya yedirmişti. En çok da buna üzülürdü. Aynanın karşısına her geçtiğinde görmediği o yosmaya yenilirdi.

Zibilin leş kokusu mahvediyordu insanı. Tütüne iyi gelen bu tavuk gübresi insana zulmediyordu. Üniversiteden dönen genç kızlar dışında yadırgayan pek yoktu bu ekmek davasını. Elbet Emine de. Vardılar tarlaya. İç geçirerek indi, oğlu Ali’yi indirdi, su termosunu indirdi, dün akşamdan kalan makarnayı indirdi, yazgısını ve kederini indirdi. Sırtladı omzuna bütün yükleri.

Ekmek, çapalamak, yaprakları toplamak ve düzmek kalıtsal bir refleks gibiydi onda. Düşünceden eser yoktu parmaklarının kıvrılışında, bir baş hareketi ya da göz takibi. Çalışmak onda unutmaktı. Günler ve haftalar böyle geçerdi. “Ölseydim. Yaşıyor muyum? Ya ölseydim, n’olurdu Pınar’ım? Ya Ali’m? Pınar’ımın kaderi benzemesin bana. Ah Emine, geçti ömrün bir hayırsızla. Alıp çocuklarımı gitseydim bundan kötü mü yaşardık sanki. Bulurdum bir çaresini. Zaten ben değil miyim evimi geçindiren! Bir gün olsun eve ekmekle geldi mi? Çocuklarıma bir şeker verdi mi, gitti mi okullarına, bir çift ayakkabı aldı mı?”

Sepetli motosikletiyle dondurmacı belirdi yanlarında. “Selamın Aleyküm” Emine iki eli belinde doğruldu. “Aleyküm Selam” Hanifi oturduğu yerden kalkmadı. Gözleri komşu tarlanın genç kızındaydı, ayırmadı. Ali çoktan dirseklerini sepete dayamış, almıştı çenesini küçücük avucunun içine. Bir oğluna bir kocasına baktı Emine, iç çamaşırında ayırarak, beş lira çıkarıp verdi dondurmacıya.

Akşama kalmadan bitirdi işini. Kavak gölgesindeki uykusundan uyandırıp Hanifi’yi, bindi römorka. Birbirini tekrar eden günlere ve bahtsızlığa boyun eğmesidir güneşin batışı. Rüzgar dağıtıyordu saçlarını. Sızlayan belini bastırıyordu demire. Beldenin akşam kalabalığından, pide kokusundan, halinden memnun kadınların arasından girdiler yamaçtaki köylerinin yoluna. Derin derin koklayıp öptü oğlunun saçlarını.

Yorumlar

  1. okurken hissettiğim ağrı böyle şeyler yazılmamalı

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. hayatın ta kendisi aslında. yaşanılan yazılmalı da.
      -enes

      Sil
    2. ta kendisi evet gözyaşı için teşekkürler -dün bu gün yarın da- sağlam kaleminiz için teşekkürler ve.. yine teşekkürler

      Sil
  2. vay..sadece vayy... etkileyici

    YanıtlaSil
  3. Emine'yi hissettim okurken. Etkisinden çıkamıyorum.

    YanıtlaSil

Yorum Gönder

Popüler Yayınlar