...
Şapkalı Dergi/1. Sayı
Seyre daldım. Gün ışığında gözlerim kısıktır. Beni görenler taş sütuna hayret ettiğimi değil de bir cevabın kapısını aralamaya çalıştığımı düşünür. Diğer ayaklar arasında duraksamaktan utandığım için medresenin kuytu bir köşesine çekilip yeniden daldım. Yatayda ve düşeyde derzlerin ölçülü biçili hali canımı sıktı. Attım kendimi sokaklara. Birazdan seslerin ve eşyaların, kalabalığın o kargaşası mutlak toparlayacaktı beni. Çünkü ülkemin her şehrinde artık yaşamak dikkat gerektiren bir işti -Ne fena-
Umduğum gibi geçmemişti gün. İlkçağ profesörü ve üstüne yığma bir sütun beni az kalsın avarelikten alıkoyacaktı. Alıkoyacaktı çünkü Erzurum sokaklarında bir seyyah edasıyla dolaşmak bütün bilimlerden üstündü. Bunu kabul ettiremiyordum. Olsun. Beni ayrı düşüren her şeyle kıvançlanıyordum. Acaba demokrasiden de bu yüzden mi hazzetmiyorum?
Yürüdüm, yürüdüm, yürüdüm. Saadettin Konevi sokağının Gölbaşı Caddesiyle buluştuğu noktada durdum. Sağıma döndüm. Kâgir üstüne betonarme, düzensiz ahşap hatıllı evler arasında nizami ve küçük de olsa görkemli, tarihi bir bina… Demek ayaklarım beni yine sana getirdi. Biraz daha baksaydım ağlayacaktım. Çünkü güzel olmam gerekiyordu. Yapma dedim kendime, sırası mı şimdi! Güzellik çeperinin dışında olmak ağrıma gidiyordu. Kütüphanenin buğulu camlarına göz gezdirdim. Aksak usul bir melodi tutturup yeryüzünün tüm sevincini yağmalamak için hakkını verdiğim üzgün bir ıslık çalmaya başladım.
Gölbaşı caddesine sapmadan geri döndüm. Nasıl olurdu, yerdeki bembeyaz kar biraz olsun umuduma nasıl ferahlık vermezdi? -Kapat şu mevzuyu artık- Kapatalım bu mevzuyu artık. Ama zaten ekim de hüznüme… Tamam. Söz konusu aşk olduğunda, debelendikçe zarar ediyordum. Künhüne varmadığım tek şey beni derdnâk ve ahmak etmişti. Sevdi bu gönül seni yaman eylemedi… ıhhıhı! Şarkıyı bırakıp avareliğe riayet etmeye devam ettim.
Sahafa her akşamüstü uğrardım. İtiyat olmuştu. Soğuğa aldırış etmedim. Noksanlığını hissettiğim onca şeyin arasına dâhil olsun istemedim. Duvar boyunca kitaplar bir cennet tasviri gibidir. Her ne kadar okunmaya değer olanı az olsa da kapakları bir şölene davet ediyordu. Ve ben daima icabet etmişimdir.
Önce şiir raflarına baktım. Büyük oyununu seviyorum şiirin, o sahtekârlığını. Derinlere inmezseniz şayet biçim ve kafiye zevk verir size; anlam kovalarsanız, boğulursunuz. Ezbere bildiğim o dokuz rafta Ali Ayçil’in Arastanın Son Çırağı kitabına rastladım. Büyük bir heyecanla kırk küsur sayfayı okudum. Nasıl kaçmış gözümden anlamadım. Kalbim coşkunluğun ani ivmesini taşıyamıyordu. Ah, dedim. Kapakta kurşun kalemle yazılan 8 TL hesabını görmek için Nizamettin Abi’nin yanına vardım. Masasının olduğu oda akademi ve sınavlara hazırlık kitapları ile doludur. Bu kitapları gördükçe ağzımın tadı bozulur. Bu yüzden hızlıca işimi görür ve bir muhabbetten kaçınarak çıkardım buradan. Cüzdanımda on lira vardı. Minibüse vereceğim dört lira kalmayacaktı, alsaydım. Aldım elbet. Beni içime, kaçtığım ‘ben’e döndüren karanlıkta bile bu şiirler için yürümeye razıydım.
Yol boyunca Ali Ayçil’i düşündüm. Üniversite kampüsündeki ağaçların biri belki ikimize de şahitlik etmiştir. Sevindim. Kendimi bazen büyük düşlerim. Ama hayatım budur; hüznüm ve kimsesizliğim küçültür beni.
Düşündükçe dineldim. Soğuk ağrılar katıyordu şakaklarıma. Herkes aydınlık evlerine dönmüştü. Ben tek bir yıldız görmedim gökte. Gözyaşlarımı silerken kirpiklerim düşüyordu. DSİ Misafirhanesinin karşısında, sokak lambasının vurduğu 100. Yıl Parkı duvarında “her şey eninde sonunda sessizdir” yazıyordu. Ben, dedim, erkenden yenildim.
Aralık 2023, Yakutiye
İlk olarak, Deniz R. Ötüken adıyla şapkalı dergi’de yayımlanmıştır.
YanıtlaSil