Doğum Günü

Bugün 12 Haziran 2026. Bu çocuk 25 yılı geride bıraktı. 

Benim hayatıma dair anımsadığım ilk gün; pantolonumun içine beyaz atletin eteklerini gömmesi ablamın, yol, yani dağdan şehre inmek, fotograf, yağmur, annem ve babam, akedaş’ta inip devlet hastanesine doğru yürümek, köy dolmuşu ile nanê bajêr kokusu.

Her şey yerli yerinde, hâlâ. Geçmeyen bir gürültüsü var geçmişin. Sessizliği de aynı sessizlik. İkisi de korkunç. Yavaş yavaş büyüyen ıstırap bugün doruğunda. O susku, yıkmaya çalıştığım, yıkmak için kendimi deliliğe vurduğum susku, kurtulmak için bir şeylere meylettiğim o ağrı büyüdü büyüdü büyüdü... Geçmeyen bir baş ağrısı sanki.


Baş ağrısı. Evimizin bir arka odası vardı, çok soğuk o arka odanın lambası rutubetten sönerdi hep, bir daha yanmayacak biçimde sönerdi. Kalabalık oturma odasında, başım ağrıdığı zaman alnımı duvara vuramazdım. İkametgâhım arka oda oldu hep o yüzden. Orada güzel bir şey, babamın tek kitabı safahat’dı. Anlamadan okur, okur unuturdum ağrıyı. Türkçe okumayı çok çabuk öğrendim. Öyle ki hocamız çoğu zaman o kadar Kürt çocuğun üstesinden gelemediğinde birkaç tanesini -bunlar genelde aynı çocuklardı; Serkan, Orhan ve adını unuttuğum iki üç kişi daha- bana verirdi bir harfi ya da basit bir cümleyi öğretmek için.

Şiirle olan münasebetim böyle başladı ve ablamın açık öğretim kitaplarındaki o mükemmel şiirlerle devam etti. En sevdiğim şiir o kitaplardan han duvarları'ydı.

İlkokul yıllarım yazları mevsimlik işçi olarak çalışmakla geçti. Kalan mevsimlerde -kış hariç-okuldan döner tek ineğimizi otlatmaya götürürdüm. Ortaokul da böyle geçti hemen hemen fakat ilk büyük metinleri okuduğum zamanlar olması sebebiyle en güzel, biricik yıllardı.

Üç büyük günahımın ilkini bu yaşlarda bir bahçeden kazağımın içine ham nar doldurup çalmakla işledim. Döndüğümde annem ekmek açıp pişiriyordu. Nefes nefese kalmış ben gördüğümde o güzelliği o narları yemekten vazgeçtim. Öyle zannediyorum ki kardeşim babam görmesin diye bir yere götürüp dökmüştü.

Yine bu zamanda Erzincan'da ayçiçeği çapası yapmak için çalışmaya gittiğimiz tarlalarda beni damadı olarak alacağını söyleyen kadının kızına gerçekten aşık oldum. İsmini unuttuğum bu güzel kız benden on yaş büyük olmakla mahva uğratmıştı beni. Kavuşmamızın mümkün olmadığını biliyordum, canımı yakıyordu.

Lise yıllarını öğretmenlerimin fen liselerine tercih yapmamaları nedeniyle üç ayrı lisede gönülsüz okudum. Lisenin ilk yılında Oğuz Atay'ın Tutunamayanlar kitabını okuyup inşaat mühendisi olacağımı üfledim kitaba. Nitekim öyle de oldu. Devamsızlık sebebiyle beni bırakacaklarını söyleyen müdürler geçti, yüzlerce dersler uykuyla ya da kurguyla geçti, bir şekilde birkaç matematik sorusu çözdüm sonunda ve kendimi daha da doğuda bir mühendislik talebesi olarak buldum.

Zaman birkaç kar tanesinin kirpiklerime düşmesinin verdiği o çabucak geçen his gibi geçti. Ama yaşadığım her ânı bir buhran gibi yaşıyorum, bu karartıyor beni. Aralarında bir çelişki var. Kümülatifte bir yanlış şey. 

Bir salı günü doğdum, bir salı günü ölmeyi istiyorum, bu kadar. Uzun uzun anlatmak faydasız. 

Yorumlar

Popüler Yayınlar